Durup Bakınca Başka Bir Hayat Mümkün mü?
- Hande Kartal

- 5 Nis
- 3 dakikada okunur
Çalışan kadınlar olarak hayatımızda bizi en çok düşündüren şeylerden biri önceliklerimiz.
Ama burada çok kritik bir nokta var:
Zihnimiz planlara, listelere, stratejilere ve sürekli yönetmeye o kadar alışmış durumda ki, “öncelik” de
diğimiz şeyler bile çoğu zaman gerçekten içimizden gelen ihtiyaçlarımızdan değil, yıllar içinde sistemimize tanımlanmış görevlerden oluşuyor.
Biz güçlü kadınlarız.
Tek başımıza ayakta kalabileceğimizi, hayatı yönetebileceğimizi, hatta gerektiğinde herkesi ve her şeyi toparlayabileceğimizi biliyoruz. Zaten çoğumuz bunu defalarca yaptık. Ama tam da bu yüzden çoğu zaman şunu unutuyoruz: güçlü olmak, her yükü tek başına taşımak zorunda olmak demek değil.
Bizim de duygusal ve düşünsel olarak rahatlamaya ihtiyacımız var.
Bizim de yük paylaşımına, görev dağılımına, destek hissine ihtiyacımız var.
En büyük ikilemlerden biri de burada başlıyor.
Hayatı paylaştığımız partnerlerin bu yükleri alması gerektiğini düşünüyoruz; ama aynı zamanda onların bunu yapamayacağına, yapmadığına ya da yapmayacağına da kendimizi inandırıyoruz. Böylece görünmeyen bir yük daha ekleniyor hayatımıza: sadece sorumlulukları taşımak değil, o sorumlulukların neden yalnızca bizim omzumuzda kaldığını da içimizde açıklamaya çalışıyoruz.
Bir süre sonra bu düzen normalleşiyor.
Bilinçli ya da bilinçsiz bir kabulle hayat akmaya devam ediyor. Yapılması gerekenler yapılıyor, listeler tamamlanıyor, planlar işletiliyor. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerinde görünüyor.
Ama sonra bir şey oluyor.
Bir eksiklik hissi beliriyor.
Tamamlanmış sandığımız şeylerin bile içimize sinmediğini fark ediyoruz.
Her şey yapılıyor ama bir türlü “olmuş” gibi hissettirmiyor.
Ve içimizde çok derinden bir ses yükselmeye başlıyor:
“Ben aslında böyle bir hayat yaşamak istemiyorum olabilir mi?”
İşte uyanış tam burada başlıyor.
Bu fark ediş geldiğinde, kurduğumuz düzende küçük sarsıntılar oluşuyor. Bir şeyler rahatsız etmeye başlıyor. Yetmemeye başlıyor. Ve bir noktada mesele sadece yorgunluk olmaktan çıkıyor; yaşadığımız hayatın, gerçekten istediğimiz hayat olup olmadığı sorusuna dönüşüyor.
Sonra hayatın hızı gözümüze çarpmaya başlıyor.
İçinde durmaksızın koştuğumuz o maraton bir anda tuhaf geliyor.
Kendimize şaşırıyoruz:
“Ben bu hızın içinde bu kadar uzun süre nasıl kaldım?”
Derken ilk ışık yanıyor.
Ve çoğu zaman o ilk ışık, kendimizi sorguladığımız yer oluyor.
Eksik olanı önce kendimizde arıyoruz.
Daha çok suçluyor, daha çok yetersiz hissediyoruz.
Tam bunun üstünde düşünürken bir ışık daha yanıyor.
Bu kez hayatı paylaştığımız kişiye dönüyor gözümüz.
Onu suçlamaya başlıyoruz.
Destek vermediği için, görmediği için, yükü almadığı için.
Sonra bir ışık daha yanıyor.
Ve zihnimiz bizi korumak için devreye giriyor:
“Ben yapamıyorum.”
“Biz olmuyoruz.”
“Ben artık bunları tek başıma kaldıramam.”
Aslında tam da bu nokta, hayatın bize getirdiği bir dur ve bak anı.
Eğer o an gerçekten durup bakabilirsek, hayatımızda “öncelik” dediğimiz şeylerin çoğunun bize ait olmaktan çok; çevremizden aldığımız deneyimler, inançlar, öğrenilmiş roller ve görünmez sorumluluk kalıpları olduğunu fark edebiliriz.
Ve belki de ilk kez şunu görürüz:
Biz çoğu zaman gerçekten yaşayarak değil, bize öğretilen şekilde yaşıyoruz.
Kendi gerçeğimizle değil, bir “mış gibi” stratejisiyle ilerliyoruz.
Oysa biz duygularımız değiliz.
Düşüncelerimiz de değiliz.
Onları yaşayan, fark eden, dönüştürebilen tarafımız da var.
Kendimize dönüp bakmaya başladığımızda,
hayatımızın anlamını sorguladığımızda,
nelerden gerçekten hoşlandığımızı,
nelerin bizim için gerçekten kıymetli olduğunu sorduğumuzda,
hayallerimizi önümüze koyup dürüstçe baktığımızda,
işte o zaman gerçek benliğimize doğru hareket etmeye başlıyoruz.
Ve hayatı artık bize sunulduğunu sandığımız pencereden değil, kendi yarattığımız pencereden görmeye başlıyoruz.
Bu ne demek?
Bu; kendimize doğru sorular sormak demek.
İçimizde henüz tanımadığımız alanları açmak demek.
Görmediğimiz yanlarımızı keşfetmek demek.
Ve o keşiflerin içinden gelen cevaplarla, ilk kez bilinçli seçimler yapabilmek demek.
Belki de mesele hayatı bir anda değiştirmek değil.
Belki mesele önce hangi manzaraya bakarak yaşadığını fark etmek.
Sonra da sana ait olmayan pencereyi kapatıp, gerçekten sana ait olanı açmak.
O yüzden soruyu yeniden soralım:
Hayatımızdaki öncelikler gerçekten bizim mi?
Yoksa sadece uzun zamandır bize ait sandığımız görevler mi?
Bu kadar güçlü, bu kadar becerikli, bu kadar çok şeyi taşıyabilen kadınlar olarak; kendimize ait pencereleri bulup açmak, bize sadece yeni bakış açıları değil, yeni bir yaşam hissi de vermez mi?
Belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazlasını yapmak değil.
Kendimizi daha net görmek.
Ve belki de her şey, tam o anda başlıyor:
Durduğumuzda.
Baktığımızda.
Ve yeniden seçtiğimizde.
Hande Kartal



Yorumlar