RUNWAY ve Hayatımız
- Hande Kartal

- 4 May
- 3 dakikada okunur

Devil wears Prada 2… Ama belki de asıl mesele şudur: Hepimiz bir noktada, kendi seçtiğimiz ayakkabıların bedelini öderiz.
The Devil Wears Prada 2 vizyona girdiğinde, açıkçası sadece bir film izlemeye gitmiş gibi hissetmedim. Sinemaya gitmenin o eski ritüelini yeniden hatırladım. İçecek almak, patlamış mısır kokusu, film öncesi “yakında” fragmanları, salonun kararması… Sanki sadece bir filme değil, hayatımın çok eski bir dönemine de yeniden girdim.
Ve sonra film başladı.
Miranda Priestly, filmin son sahnelerinden birinde Andy’e kendisi hakkında söylenenlerden bahsediyordu. Onun acımasızlığına, sertliğine, tavizsizliğine dair cümleler… Sonra bir yerde “bedeller” meselesi açıldı. Özellikle de ikizlerini büyütürken kaçırdıkları. İşte orası, benim gibi çok yoğun çalışan, çalışmaktan gerçekten keyif alan ama aynı zamanda dünyadaki en önemli şeyin ailesi ve çocukları olduğunu bilen kadınların tam kalbine oturan bir yerdi.
Çünkü insan bir noktada kendine soruyor: Ben gerçekten neler kaçırdım? Oradayken ne kadar oradaydım? O anın tadına ne kadar varabildim?
Hayatımın 22 yılı kariyer, sorumluluk, seyahat, hedef, üretim, yetişme ve yeniden yola çıkma haliyle geçti. İlk çalışma yıllarımdan itibaren hayatımın büyük kısmı iş seyahatleriyle doluydu. Şehirler, ülkeler, kıtalar, toplantılar, fuarlar, koleksiyonlar, müşteriler, sunumlar…
Bazen iş için gittiğim bir seyahate birkaç gün aileyi de ekledik. Bazen yapılacaklar listemi tamamlamak için seyahati biraz uzattım. Bazen bir şehri gerçekten gezdim, bazen de sadece otel, ofis, taksi ve havaalanı arasında gördüm.
Dışarıdan bakınca kulağa çok güzel geliyor. Müthiş bir kariyer. Yeni şehirler. Yeni ülkeler. Yeni insanlar. Farklı kültürler. Moda dünyasının içinden trendleri ilk görenlerden olmak. Henüz kimsenin bilmediği markaları keşfetmek. Bir anlamda kendi hayatının küratörlüğünü yapmak. Nefis, keyifli, parlak bir tablo.
Ama her parlak tablonun arkasında başka bir gerçek de var. Sen bir uçağa yetişirken hayat evde akmaya devam ediyor. Sen bir toplantıdan diğerine koşarken çocuklar büyüyor. Sen bir koleksiyon yetiştirirken, zaman kendi koleksiyonunu sessizce hazırlıyor. Sen bir şeyi yakalamaya çalışırken, başka bir şey elinden kayabiliyor.
Belki de zaman herkese aynı hızda akıyor. Ama koşturan insan, zamanı daha hızlı zannediyor.
Ben çoğu zaman yetiştim. Yakaladım. Tuttum. Orada oldum. Sonra tekrar başka bir uçağa bindim ve yine zamanın içinde dolaşmaya devam ettim.
Ama bugün biraz durup bakınca şunu görüyorum: Belki de hayat çevremdekiler için daha normal bir hızda akıyordu. Hızlanan hayat değil, bendim.
Göz açıp kapayıncaya kadar geçti derler ya… Yaşarken uzun gelen şey, geriye dönüp bakınca kısacık bir çizgi gibi duruyor. Belki de zaman algımız bile öğrendiğimiz bir şey. Belki de “bedel” dediğimiz şey, yaşanan olayın kendisinden çok, ona bugün nereden baktığımızla ilgili.
Pişmanlıklar olabilir. Keşkeler olabilir. İçten içe sızlayan anlar olabilir. Ama ben bugün geçmişime baktığımda şunu da biliyorum: Geçmişimdeki en küçük bir saniye bile değişseydi, bugün hayatımda olan başka bir şey de değişirdi. Ve ben bugünkü hayatımı, ailemi, çocuklarımı, öğrendiklerimi, dönüştüğüm kadını, içimden doğan bu yeni yolu gözden çıkaramam.
O yüzden bugün kendime şunu söyleyebiliyorum: Ben OK’im. Geçmiş de OK.
Bu cümle kolay söylenmiyor. Çünkü bunun içinde kabul var. Kendini suçlamadan bakmak var. Geçmişi yüceltmeden ama inkâr da etmeden anlamak var.
Gelelim filme…
Biraz durup bakınca şunu fark ettim: Kariyer hayatım boyunca ben sadece Miranda olmadım. Andy de oldum. Emily de oldum. Nigel da oldum. Hatta zaman zaman Irv bile oldum. Ve hayır, bu kronolojik bir sıra değildi. Bütün bu karakterler, farklı dönemlerde değil, çoğu zaman aynı anda iç içeydi.
Bazen Andy gibi kendimi kanıtlamaya çalıştım. Bazen Emily gibi sistemin içinde ayakta kalmaya uğraştım. Bazen Nigel gibi başkalarının parlamasına alan açtım. Bazen Miranda gibi karar alan, yük taşıyan, güçlü görünmek zorunda kalan kişi oldum.
Ama bütün bu yolculukta derdim hiçbir zaman insanlar üzerinden ilerlemek olmadı.
Bunu özellikle açmak isterim. Çünkü elbette insansız hiçbir iş olmaz. Hatta annem bana ilk işe başladığım gün şöyle demişti: “İşin yüzde sekseni insan ilişkisi, kalan kısmı işin kendisidir.” Yıllar içinde bu cümlenin ne kadar doğru olduğunu defalarca gördüm.
Ama benim meselem insanları geçmek, ezmek, kullanmak ya da onların üzerinden güç kazanmak olmadı. Ben sorunu işte gördüm. İşi anlamaya çalıştım. İşi çözmeye çalıştım. İşin akmayan yerini fark etmeye çalıştım.
Ekip olmanın önemini hep bildim. Çünkü “one man show” bana göre çoğu zaman insanın kendini kandırmak için yazdığı bir oyundu. Hiçbir başarı sadece tek kişinin omzunda yükselmez. Ekiplerim, çalışma arkadaşlarım, yol arkadaşlarım olmadan bugün “benim işim” dediğim pek çok şey aslında var olamazdı.
Bugün olduğum yerde, olduğum kişi olmaktan memnunum. Ama hayatım artık sadece RUNWAY’e bağlı değil. Çünkü ben artık sadece koşmak istemiyorum. Yürümek istiyorum. Durmak istiyorum. Bakmak istiyorum. Anlamak istiyorum. Ve sonra yeniden karar vermek istiyorum.
Hayat benim için artık sadece hedeflere ulaşılması gereken bir parkur değil. Bir yolculuk. Evet, hâlâ hayallerim var. Evet, hâlâ üretmek istiyorum. Evet, hâlâ güzel işler yapmak, iz bırakmak, ilham olmak istiyorum. Ama artık olmayanı oldurmaya çalışarak değil. Hayatı zorlayarak değil. Kendimi tüketerek değil. Sürekli yetişmeye çalışarak değil.
Hayatla dans ederek. Durup dinlenerek. Olana bitene bakarak. Kendi ritmimi yeniden seçerek.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı daha hızlı koşmak değil, neden koştuğunu hatırlamaktır.
Peki ya siz? Kendi RUNWAY’inizde gerçekten nereye yürüyorsunuz? Başarı diye taşıdığınız şey hâlâ sizin seçiminiz mi? Yoksa sadece alıştığınız bir tempo mu?
Biraz durup bakınca, insan bazen hayatının dekorunu değil, yönünü değiştiriyor.
Hande Kartal



Yorumlar