
Değişirken Herkesi Yanında Götürebilir misin?
Hayatımız boyunca değişiyoruz. Yeni şeyler öğreniyor, farklı deneyimler yaşıyor, bazen kendi doğrularımızı sorguluyor, bazen de yıllardır doğru kabul ettiğimiz düşüncelerin aslında bize ait olmadığını fark ediyoruz. Peki bütün bu farkındalıkların hayatımızdaki yansımalarını ne kadar konuşuyoruz? Çünkü farkındalık dediğimiz şey yalnızca zihnimizde gerçekleşen bir aydınlanma değil. Kendimizi tanımaya başladıkça seçimlerimiz, önceliklerimiz, sınırlarımız ve hatta hayatımızda kimlere yer açmak istediğimiz de değişiyor.
Bir zamanlar saatlerce sohbet etmekten keyif aldığımız biriyle artık konuşacak ortak bir konu bulamayabiliyoruz. Eskiden hiç sorgulamadığımız davranışlar bugün bizi rahatsız edebiliyor. Daha önce görmezden geldiğimiz fikir ayrılıkları, değerlerimizi daha iyi tanıdıkça belirginleşebiliyor. Ve bazen hiçbir kavga yaşanmadan, kimse kimseye büyük bir yanlış yapmadan ilişkiler kendiliğinden uzaklaşmaya başlıyor. İşte tam burada insanın içinde başka bir duygu beliriyor: Suçluluk.
Ben de zaman zaman kendimde bunu fark ediyorum. Hayatımda daha az görmeyi seçtiğim ya da farkında bile olmadan uzaklaştığım insanlara karşı bir mahcubiyet hissedebiliyorum. Sanki geçmişte kurduğumuz yakınlığa sadık kalmak için bugün de aynı ilişkiyi sürdürmek zorundaymışım gibi. Sonra kendime soruyorum: Bir insana geçmişte verdiğim değer, bugün onunla aynı yakınlığı sürdürmek zorunda olduğum anlamına mı geliyor?
Bence üzerinde düşünmemiz gereken asıl soru bu. Çünkü insan yalnızca yaş aldıkça değil, fark ettikçe de değişiyor. Kendimizi daha yakından tanıdığımızda neye ihtiyacımız olduğunu, hangi ilişkilerde kendimiz gibi hissedebildiğimizi, hangi ortamlarda enerjimizin yükseldiğini ve hangilerinde kendimizi sürekli açıklamak zorunda kaldığımızı daha net görebiliyoruz. Daha önce kabul ettiğimiz şeyleri artık kabul etmek istemeyebiliyoruz. Herkesle aynı fikirde olmak, herkesi memnun etmek ya da bir ilişkiyi yalnızca geçmişi var diye sürdürmek eskisi kadar anlamlı gelmeyebiliyor.
Ben buna bazen frekansımızın değişmesi diyorum. Burada kastettiğim, iç dünyamızın ritminin değişmesi. Değerlerimiz, ihtiyaçlarımız ve hayattan beklentilerimiz farklılaştıkça kendimizi uyum içinde hissettiğimiz insanlar ve ortamlar da değişebiliyor. Bir zamanlar aynı pencereden baktığımız insanlarla artık farklı manzaralar görüyoruz. Üstelik bu, bizim daha doğru bir yerde olduğumuz ya da onların geride kaldığı anlamına gelmiyor. Sadece artık aynı yerden bakmıyoruz.
Bence kişisel dönüşüm yolculuğunun en hassas noktalarından biri de burada başlıyor. Çünkü farkındalık arttıkça yalnızca ne istediğimizi değil, neyi artık istemediğimizi de görmeye başlıyoruz. Ve bazen bunu kabul etmek, fark etmenin kendisinden çok daha zor olabiliyor. Özellikle ilişkiler söz konusu olduğunda. Yıllarca hayatımızda olmuş, birlikte gülmüş, ağlamış, güzel anılar biriktirmiş olduğumuz insanlarla aramıza mesafe koymak bize nankörlük gibi gelebiliyor. Oysa geçmişte yaşadığımız güzel şeylerin değerini korumak için bugünkü ilişkimizi aynı biçimde sürdürmek zorunda değiliz. Birlikte geçirdiğimiz zamanın kıymeti, birlikte geçireceğimiz zamanın miktarıyla ölçülmez.
Bunu anlamak bana çok kıymetli geliyor. Çünkü hayatımızdaki her ilişkinin sonsuza kadar aynı yakınlıkta kalması gerektiğine inandığımızda, değişimimizi de farkında olmadan sınırlandırabiliyoruz. Bazen sırf kimse kırılmasın diye artık kendimizi ait hissetmediğimiz ortamlarda bulunuyoruz. Bazen eskiden olduğumuz kişiyi oynamaya devam ediyoruz. Bazen de kendi ihtiyaçlarımızı geri plana atıp başkalarının bizden alıştıkları hâlimizi korumaya çalışıyoruz. Peki bunu yaparken kendimize ne kadar sadık kalıyoruz?
Burada önemli bir ayrım yapmak istiyorum. Her uzaklaşma bir farkındalık sonucu olmayabilir. Bazen kırgınlıklarımızdan, yüzleşmek istemediğimiz konulardan ya da çatışma yaşamaktan korktuğumuz için de insanlardan uzaklaşabiliriz. Dolayısıyla kendimize sormamız gereken soru yalnızca “Bu insan artık bana iyi geliyor mu?” olmamalı. “Ben bu ilişkiden gerçekten değiştiğim için mi uzaklaşıyorum, yoksa konuşmam gereken bir şeyden mi kaçıyorum?” sorusunu da kendimize sorabilmeliyiz. Çünkü kendimizi tanımak yalnızca bize iyi geleni seçmek değil, kendi davranışlarımızın sorumluluğunu da alabilmek demek.
Bir ilişkiyi sürdürmek istemeyebiliriz. Ancak bu, karşımızdaki insanın duygularını yok saymamız gerektiği anlamına gelmez. Mesafe koymakla değersizleştirmek, sınır çizmekle incitmek aynı şey değil. Dönüşüm, bize başkalarından üstün olduğumuzu değil, kendimizden daha fazla sorumlu olduğumuzu hatırlatmalı. Belki de bu yüzden suçluluk duygusuna da başka bir pencereden bakabiliriz. Her suçluluk hissi yanlış bir şey yaptığımızın kanıtı değildir. Bazen yalnızca alıştığımız bir rolün dışına çıktığımızı gösterir. Uzun zamandır herkesin beklentilerine uyum sağlamaya alışmışsak, kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda verdiğimiz kararlar başlangıçta bize yabancı gelebilir. Hatta doğru olduğunu düşündüğümüz bir seçimden sonra bile kendimizi huzursuz hissedebiliriz.
İşte o noktada kendimize biraz alan tanımamız gerekiyor. Çünkü değişmek, geçmişimizi silmek değil; geçmişimizden öğrendiklerimizle bugün kim olduğumuzu yeniden keşfetmek. Ve bu keşif sırasında bazı ilişkilerimiz derinleşirken bazıları biçim değiştirebilir. Bazı insanlarla yeniden buluşabilir, bazılarıyla yollarımızı ayırabiliriz. Hatta bazen hayatımıza yeniden giren bir insanla, yıllar önce kurduğumuzdan çok daha anlamlı bir ilişki kurabiliriz. Çünkü o da değişmiştir, biz de. Hayatın en güzel taraflarından biri bu değil mi zaten? Hiçbirimiz yıllar önceki insan değiliz ve yarın da bugünkü hâlimizle kalmayacağız. Belki de ilişkilerimizden beklememiz gereken, her koşulda aynı kalmaları değil; değişirken birbirimize ne kadar alan açabildiğimizdir.
Bugün kendi hayatıma baktığımda, yollarımın ayrıldığı insanlara karşı hissettiğim mahcubiyetin yerine şükranı koymayı öğreniyorum. Birlikte geçirdiğimiz zaman için, birbirimize kattıklarımız için, o günkü hâlimizle kurabildiğimiz bağ için… Çünkü bir ilişkinin bugün eskisi gibi devam etmiyor olması, geçmişteki anlamını azaltmıyor. O gün hayatımızda çok önemli bir yeri olan bir insanın bugün aynı yerde olmaması, ona duyduğumuz sevginin ya da saygının da ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Belki yalnızca hayatımızdaki yerinin değiştiğini kabul etmemiz gerekiyor.
Ve belki de dönüşümün en özgürleştirici tarafı tam olarak burada saklı: Hayatımızda bir zamanlar çok önemli bir yeri olan insanları, bugün aynı yerde tutmak zorunda olmadan da sevebiliriz. Kendimize de onlara da değişme hakkı tanıyabiliriz. Sonuçta hepimiz kendi yolculuğumuzdayız. Bazen yollarımız kesişiyor, bazen uzun yıllar birlikte ilerliyoruz, bazen de farklı yönlere dönüyoruz. Önemli olan herkesin bizimle aynı yöne yürümesi değil, kendi yolumuzda ilerlerken kim olduğumuzu unutmamak.
Çünkü farkındalık, hayatımızdaki herkesi değiştirmek için değil; kendi hayatımızı daha bilinçli yaşayabilmek için var. Ve bu bilinç bazen yeni insanlara yer açmayı, bazen mevcut ilişkilerimizi yeniden şekillendirmeyi, bazen de bir zamanlar bize çok iyi gelmiş bir ilişkiyi sevgiyle olduğu yerde bırakabilmeyi gerektiriyor.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu: Hayatımda hâlâ yer verdiğim insanlarla gerçekten bugünkü ben olarak mı ilişki kuruyorum, yoksa geçmişteki hâlime sadık kalmaya mı çalışıyorum?





Yorumlar