top of page

Kaç Tane “Ben” Bir Kimlik Yapar?

25 Ağu
3 dakikada okunur

Bazen kendimizle ilgili en büyük kör noktamız şu: Bir davranışı o kadar uzun zamandır yapıyoruz ki artık onu seçimimiz değil, karakterimiz sanıyoruz.


“Ben böyleyim.” “Ben hep böyle tepki veririm.” “Benim yapım bu.”


Peki gerçekten öyle mi? :) Yoksa uzun zamandır aynı şekilde davrandığımız için başka türlü davranabileceğimizi unutmuş olabilir miyiz?


Bazı davranışlarımızı o kadar uzun süredir tekrar ediyoruz ki bir noktadan sonra onları yaptığımızı bile fark etmiyoruz. Biri bir şey söylüyor, hemen savunmaya geçiyoruz. Bir şey planladığımız gibi gitmiyor, kontrolü ele almaya çalışıyoruz. Birinden beklediğimiz ilgiyi göremiyoruz, geri çekiliyoruz. Önümüze bir fırsat çıkıyor, daha ne olduğunu anlamadan “Ben yapamam.” diyoruz. Bir hata yapıyoruz, kendimize kızıyoruz. Bir şey canımızı sıkıyor, hemen çözmeye çalışıyoruz.


Bütün bunlar o kadar hızlı oluyor ki aslında arada bir seçim yaptığımızı bile görmüyoruz. Sanki “biz böyleyiz.”


Oysa belki de değiliz. Belki sadece otomatikteyiz.


Üstelik bu otomatiklerin birçoğu durup dururken oluşmadı. Bazıları bir zamanlar gerçekten işimize yaradı. Belki kontrol etmek bizi güvende hissettirdi. Belki geri çekilmek incinmemizi engelledi. Belki herkesi memnun etmek kabul görmemizi sağladı. Belki güçlü görünmek, yardım istememek ya da her şeyi tek başımıza halletmek bir dönem gerçekten ihtiyacımız olan şeydi.


Yani bugün bizi zorlayan bazı davranışlarımız, geçmişte bizi koruyan yöntemlerimiz olabilir.


Ama insan bir şeyi yeterince uzun süre yaptığında neden yaptığını unutuyor. Davranış kalıyor, sebebi görünmez oluyor. Sonra da ona bir isim veriyoruz: “Ben.”


Ben kontrolcüyüm. Ben sabırsızım. Ben insanlara kolay güvenemem. Ben böyle durumlarda hep gerilirim. Ben zaten her şeyi kafama takarım.


İşte burada çok önemli başka bir şey oluyor.


“Ben” diye başlayan cümlelerimize biraz dikkat edin. Çünkü bunları çoğu zaman yalnızca kendimizi tarif etmek için söylediğimizi düşünüyoruz. Oysa aynı öz-tanımı tekrar tekrar kullandığımızda, beynimiz için de giderek daha tanıdık bir çerçeve yaratıyoruz. Dikkatimiz, beklentilerimiz ve davranışlarımız zamanla bu hikâyeyi doğrulayan şeyleri daha kolay fark etmeye başlıyor.


“Ben insanlara güvenemem.” diyorsam, güvenemeyeceğim insanları ve anları daha kolay görüyorum.


“Ben başladığım işi bitiremem.” diyorsam, yarım bıraktığım her şey kendimle ilgili kurduğum bu cümlenin yeni bir kanıtına dönüşüyor.


“Ben böyle durumlarda hep paniklerim.” diyorsam, bir sonraki benzer durumda bedenimdeki en küçük gerilim bile bana “Bak işte, yine oldu.” dedirtiyor.


Ve sonra ne oluyor?


“Gördün mü? Ben zaten böyleyim.”


Döngü kendi kendini beslemeye başlıyor.


Bir “ben” geliyor, yanına başka bir “ben” ekleniyor.


Bu “ben”ler birikiyor, birikiyor, birikiyor ve sonunda karşımıza kocaman bir kimlik çıkıyor.


Ama belki de bu kimliğin tamamı biz değiliz.


Belki zaman içinde kabul ettiğimiz bir kimlik bu.


Tekrarlarımızdan, öğrendiklerimizden, geçmiş deneyimlerimizden, korunma biçimlerimizden ve kendimize yıllardır anlattığımız hikâyelerden oluşan bir kimlik.


İşte bu yüzden “Ben” kelimesinin arkasına ne koyduğumuz sandığımızdan daha önemli olabilir. Çünkü bazen yalnızca kim olduğumuzu anlatmıyoruz; kim olduğumuza dair hikâyeyi de tekrar tekrar yazıyoruz.


Ve belki de kendimizle ilgili kurduğumuz bazı cümlelerin sonuna artık küçücük bir soru işareti koymamız gerekiyor.


Ben gerçekten böyle miyim?


Yoksa bunu uzun zamandır böyle mi yapıyorum?


İkisi arasında çok büyük bir fark var.


Çünkü “Ben böyleyim.” dediğim anda mesele kimliğimin bir parçasına dönüşüyor. Ama “Ben bunu yapıyorum.” dediğim anda karşıma bir davranış çıkıyor.


“Ben kontrolcüyüm.” başka bir şey.


“Kontrol etmeye çalışıyorum.” başka.


“Ben insanlara güvenemem.” başka.


“İnsanlara güvenmekte zorlandığımı fark ediyorum.” bambaşka.


Birinde kendimi tanımlıyorum. Diğerinde kendimi gözlemliyorum.


Ve bence uyanış tam olarak burada başlıyor.


Büyük kararlarla değil. Bir sabah kalkıp hayatımızı değiştirmeye çalışarak hiç değil. Kendimizi düzeltmeye uğraşmadan önce kendimizi fark ederek.


Bir sonraki kez bir şey istediğin gibi gitmediğinde hemen kendine dön ve bak, o anda kendine sadece şunu sor:


“Ben şu anda ne yapıyorum?”


Neden yaptığını bulmak zorunda değilsin. Nereden geldiğini çözmek zorunda değilsin. Hele bugün değiştirmek hiç yok. :)


Sadece yakala.


Çünkü otomatik pilotun en büyük gücü görünmez olması. Sen onu fark etmediğin sürece direksiyonda o var. Halbuki sen verdiğin tepkilerin, aldığın kararların, yaptığın seçimlerin tamamen sana ait olduğunu düşünüyorsun.


Peki ya çoğu zaman değilse.


Belki yıllar önce öğrendiğin bir korunma şeklidir. Belki artık ihtiyacın olmadığı hâlde hâlâ kullandığın eski bir yöntemdir. Belki de o kadar çok tekrar etmişsindir ki artık onu kendinden ayıramıyorsundur.


Ama bir davranışı yakaladığın anda çok küçük ama çok önemli bir şey değişiyor. Seninle davranışının arasına küçücük bir mesafe giriyor.


Ve bence asıl mesele de o mesafe.


Çünkü o ana kadar “Ben buyum.” dediğin şeye ilk kez dışarıdan bakabiliyorsun.


“Bir dakika… Demek ki ben bu değilim. Ben bunu yapıyorum.”


Bu ayrım küçük görünebilir ama aslında çok büyük.


Çünkü bir şeyi yıllardır yapıyor olman, onun sen olduğun anlamına gelmez, evet yıllardır aynı yolu kullanıyorsun ve başka bir yol olduğunu henüz fark etmedin.


O yüzden bu hafta kendimize vereceğimiz büyük bir ödev yok. Değiştirmeye çalışacağımız bir şey de yok. Biraz merak, biraz gözlem ve günün içinde kendimizi yakaladığımız birkaç an yeter.


Unutma dönüşüm hemen başka biri olmaya çalışmakla başlamıyor.


Önce kim olduğunu sandığın şeyleri fark etmekle başlıyor.


Ve belki de bugün kendimize sorabileceğimiz en basit ama en güçlü soru şu:


Otomatikte ben ne yapıyorum?


Hande Kartal

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Günlük Hatırlatmalar

bottom of page