top of page

Plasebo mu o?

17 Ağu
4 dakikada okunur

Bugün “varoluş hâli” dediğimiz oluşumuza başka bir pencereden bakıyoruz.

Gün içerisinde kendimizi nasıl hissettiğimizin, olaylara nasıl tepki verdiğimizin, hatta kendimiz hakkında neye inanıp neye inanmadığımızın ne kadarı gerçekten “biz”, hiç düşündünüz mü?

“Ben böyleyim.”

“Ben zaten bunu yapamam.”

“Böyle durumlarda hep gerilirim.”

“Benim başıma zaten hep böyle şeyler gelir.”

Bunları söylerken çoğu zaman bir düşüncemizi değil, sanki değişmez bir gerçeği tarif ediyoruz.

Oysa zihnimizden geçen düşünceler, geçmiş deneyimlerimiz, dışarıdan duyduğumuz telkinler, başkalarının bizim hakkımızdaki yorumları ve geleceğe dair beklentilerimiz; içinde bulunduğumuz hâli sandığımızdan çok daha fazla etkileyebiliyor.

Bunun en ilginç örneklerinden biri placebo etkisi.

Plasebo etkisini çoğumuz biliyoruz. Bir insan, aslında etkin bir madde içermeyen bir şeyi kendisine iyi geleceğine inanarak aldığında, bazı durumlarda beyni ve bedeni gerçekten buna cevap verebiliyor.

Ortada sihir yok.

Ama beklenti var. İnanç var. Daha önce yaşadıklarımızdan öğrendiklerimiz var. Dışarıdan aldığımız telkinler var.

Ve beynimiz bütün bu bilgileri değerlendirerek yaşadığımız deneyimin oluşmasına katkıda bulunuyor.

Yani zihnimiz beynimize sürekli birtakım mesajlar gönderiyor.

Bu mesaj bazen bir doktorun söylediği tek bir cümle oluyor. Bazen yıllar önce yaşadığımız bir olaydan çıkardığımız sonuç. Bazen bir başkasının bizim hakkımızda yaptığı bir yorum. Bazen de henüz gerçekleşmemiş bir geleceği zihnimizde defalarca canlandırmamız.

Üstelik bunun sadece olumlu tarafı yok.

Plasebonun bir de daha az konuştuğumuz kardeşi var: nosebo.

Olumsuz beklentiler de yaşadığımız deneyimi etkileyebiliyor.

Ve tam burada mesele benim için laboratuvardan çıkıp günlük hayatın içine giriyor.

Çünkü biz aslında kendimize gün boyunca küçük plasebo ve nosebo vermiyor muyuz?

“Kesin yine bir şey çıkacak.”

“Bu toplantı kötü geçecek.”

“Beni zaten seçmezler.”

“Bu yaştan sonra zor.”

“Ben bunu beceremem.”

Henüz hiçbir şey olmamış.

Ama biz çoktan olmuş gibi düşünüyoruz.

Zihnimizde senaryoyu yazıyor, ardından beynimiz ve bedenimiz o senaryoya göre hazırlanmaya başlıyor.

Bedenimiz geriliyor. Dikkatimiz tehdidi aramaya başlıyor. Normalde görebileceğimiz bazı seçenekleri göremiyoruz. Söyleyebileceğimiz şeyleri söylemiyor, atabileceğimiz adımları atmıyoruz.

Çünkü düşüncelerimiz yalnızca kafamızın içinde kalmıyor.

Düşüncelerimiz seçimlerimizi etkiliyor. Seçimlerimiz davranışlarımızı. Davranışlarımız yaşadığımız deneyimleri. Yaşadığımız deneyimler de dönüp düşüncelerimizi yeniden besliyor.

Ve böylece farkında bile olmadan kendi kendini besleyen bir döngü yaratıyoruz.

Mesela bir toplantıya girerken “Nasıl olsa beni ciddiye almayacaklar” diye düşündüğünüzü varsayın.

Bu ilk bakışta yalnızca bir düşünce.

Ama toplantıda daha az konuşuyorsunuz. Söylemek istediğiniz bir şeyi söylemiyorsunuz. Fikrinizin arkasında yeterince durmuyorsunuz. Bedeniniz kapanıyor, sesiniz değişiyor, belki göz temasınız bile azalıyor.

Karşınızdaki insanlar da sizi o hâliniz üzerinden deneyimliyor.

Toplantı bitiyor ve beklediğiniz ilgiyi gerçekten göremiyorsunuz.

Sonra zihniniz size dönüp diyor ki:

“Gördün mü? Ben sana söylemiştim.”

İşte bence işin en çarpıcı tarafı burada.

Çünkü artık elimizde bir kanıt var.

Ama o kanıtın oluşmasında başlangıçtaki düşüncemizin ve onun yarattığı seçimlerin ne kadar payı olduğunu çoğu zaman fark etmiyoruz.

Sonra aynı düşünceyle başka bir toplantıya giriyoruz. Aynı seçimleri yapıyoruz. Aynı davranışları sergiliyoruz. Benzer bir deneyim yaşıyoruz.

Ve bir süre sonra buna düşünce demeyi bile bırakıyoruz.

“Ben böyleyim.” diyoruz.

Belki de yıllardır “ben buyum” dediğimiz bazı şeyler gerçekten kim olduğumuz değil; defalarca tekrar ettiğimiz bu döngülerin sonucudur.


Peki aynı mekanizmayı diğer yönde çalıştırabilir miyiz?

Bence asıl mesele burada başlıyor.

Burada “pozitif düşün, her şey güzel olsun” demiyorum. Gerçekliği inkâr etmekten ya da sadece isteyerek her şeyi gerçekleştirebileceğimizi iddia etmekten de bahsetmiyorum.

Ben hep şunu söylerim:

“Pencereni değiştir, bakış açın değişsin ve hayatın değişsin.”

Çünkü bazen değiştirmemiz gereken ilk şey dışarıdaki manzara değildir.

Baktığımız penceredir.

Aynı olaya iki farklı pencereden bakabilirsiniz.

Birinden baktığınızda tehdit görürsünüz, diğerinden ihtimal.

Birinden “yine olmadı” dersiniz, diğerinden “peki buradan ne öğrenebilirim?”

Birinden “ben bunu yapamam” diye bakarsınız, diğerinden “ben bunu henüz yapmayı bilmiyorum” dersiniz.

Dikkat edin, olay aynı.

Siz aynısınız.

Hatta o anda hayatınızda somut olarak değişmiş hiçbir şey yok.

Değişen pencere.

Ama pencere değiştiğinde gördüğünüz şey değişiyor.

Gördüğünüz şey değiştiğinde ona verdiğiniz anlam değişiyor.

Anlam değiştiğinde önünüzde gördüğünüz seçenekler değişiyor.


Bence bakış açısı dediğimiz şey bu yüzden sandığımızdan çok daha önemli.

Çünkü baktığımız pencere yalnızca dünyayı nasıl gördüğümüzü değil, o dünyanın içinde nasıl hareket ettiğimizi de etkiliyor.

“Kesin yapamayacağım” yerine “Nasıl yapacağımı henüz bilmiyorum ama yapabilme ihtimalim var” dediğinizde dış dünyada hiçbir şey değişmiyor.

Ama sizin önünüzde bir kapı açılıyor.

“Bu toplantı kesin kötü geçecek” yerine “İyi geçmesi de mümkün, ben bunun için bugün neyi farklı yapabilirim?” dediğinizde sonucu garanti etmiyorsunuz.

Ama davranışınızı değiştirebilecek yeni bir seçenek yaratıyorsunuz.

“Ben böyleyim” yerine “Bugüne kadar böyle davrandım ama bir sonraki seçimimi farklı yapabilirim” dediğinizde geçmişinizi inkâr etmiyorsunuz.

Sadece geçmişinizin geleceğiniz olmak zorunda olmadığını kabul ediyorsunuz.

İşte zihnin gücünün burada başladığını düşünüyorum.

Olmayan bir şeyi varmış gibi düşünerek hayatı sihirli bir şekilde değiştirmesinde değil.

Aynı gerçekliğin içinde daha önce göremediğimiz başka bir ihtimali görebilmemizde.


Belki bir toplantıda bu kez fikrimizi söylüyoruz.

Belki yıllardır ertelediğimiz bir şeye başvuruyoruz.

Belki “ben yapamam” dediğimiz bir şeyi küçücük de olsa deniyoruz.

Belki bir insanla her zamankinden farklı konuşuyoruz.

Ve sonra küçücük bir şey oluyor.

Eski düşüncemizin karşısına ilk kez başka bir kanıt çıkıyor:

“Demek ki başka türlü de olabiliyormuş.”

Bence dönüşümün başladığı en önemli anlardan biri tam olarak burası.


Ve döngü bu kez bizim lehimize çalışmaya başlıyor.


Belki de bu yüzden olumlu düşünmenin gerçek gücü “iyi şeyler düşünürsen iyi şeyler olur” kadar basit değildir.

Keşke öyle olsaydı. Üç olumlama, iki vision board ile hepimiz hayatı çözmüştük.

Mesele bence başka.

Neye inanıyorsak, çoğu zaman seçimlerimizi de o inancın içinden yapıyoruz.

Ve hayatımızı tek başına düşüncelerimiz değil belki ama o düşüncelerin içinden tekrar tekrar yaptığımız seçimler şekillendiriyor.

O yüzden bu hafta size küçük bir deney bırakmak istiyorum.

Bir gün boyunca kendinizle nasıl konuştuğunuzu dinleyin.

Özellikle de henüz gerçekleşmemiş şeyler hakkında.

“Kesin…”

“Zaten…”

“Ben hep…”

“Ben asla…”

diye başlayan cümlelerinizi yakalayın.

Ve kendinize sorun:

“Ben bunu neden gerçek kabul ediyorum?”

Sonra bir soru daha:

“Bunun tam tersinin de mümkün olduğuna yalnızca yüzde 10 ihtimal verseydim, bugün hangi seçimimi farklı yapardım?”

Belki placebo etkisini günlük hayatımıza taşımak, kendimizi olmayan bir şeye inandırmak değildir.

Belki mesele, yıllardır farkında olmadan zihnimize verdiğimiz komutları fark etmek ve artık bize hizmet etmeyenlerin karşısına başka bir ihtimal koyabilmektir.

Çünkü bazen hayatın değişmesi için önce manzaranın değişmesine gerek yoktur.

Önce pencereni değiştirirsin.

Bakış açın değişir.

Seçimlerin değişir.

Sen değişirsin.

Ve bir gün dönüp baktığında fark edersin:

Manzara da değişmiş.


Hande Kartal



 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Günlük Hatırlatmalar

bottom of page